Kenar

sessiz yazı.

evimde bugün yalnız çamaşır makinesinin sesi var.
yalnız bir gün. deniyorum bakalım nasıl bitecek?
ama anlamadığım bunca sessizlikte benim mi tüm bu çığlıklar?
hayatım arkadaşlarım eski ve yeni her şey zihnimde resmi geçit yapıyor.
yeniye alışmak zor; eskiyi unutmaktan…

herkes hep birden karar vermiş sanki sessizliğe…
yeni uyanmıştım ben sanki herkes yeni uyudu.
vakit gece mi yoksa ben mi önümü göremiyorum?

yazmaya devam. bir gün sesimi duyurana dek.
vesselam.i-1

GÜZEL BİR AKŞAM VAKTİ.

Bugün güzel bir akşam. Neden mi? Çünkü ben güzelim 🙂

İZMİRDE AKŞAM

Öyle her şeye ağdalı cevaplar üretmek zorunda değilsiniz. Değilim. Tek sebep benim. Ne fazla ne eksik. Dün akşam yazmayı bitirip yayınladığım yazıya ve şu ana bakıyorum da… An ve hal üzere yaratılmış biz ne çok anın kölesi oluvermişiz.

Bugün akşam yemeğimi hazırladım vakitlice;düşünüyorum sakin sakin. Akşam yemekleri çok önemliydi bizim ailemizde. Geçen zamana rağmen akşam yemeği demek babanın eve geldiği dolayısıyla ailenin beraber olup hep birlikte vakit geçirdiği zaman dilimleriydi. Akşamın bir kuralı vardı ev ve aile olmaktan gelen. O vakit kız,erkek bütün aile bireyleri için sokakların hükmü bitmiş evin sıcaklığı ve dinlenme saatleri başlamıştı. Şimdi pek çok ailede varlığını kaybeden bu güzellik aslında bizim İslami hassasiyetlerimizin de bir gereği. Bir hadisinde Efendimiz sav.in akşam saatlerinde bahusus akşam ezanından yatsı vaktine kadar olan vakitte sokaklarda bulunulmaması gerektiği yönündeki tavsiyesi hayatlarımıza akseden şükür vesilesi bir alışkanlıktı. Çocukluğumuzda hatırlarım; oyunun en tatlı yeri bile olsa aile büyükleri seslenir ve eli mecbur evlerimize girerdik. Bu hali zamana bakmaksızın dahası zamanın kölesi olan değil zamanı köle edinen bir anlayışla prensiplerimiz arasına koyup devam ettirsek; belki dağılıp giden ailelerimiz için toparlayıcı bir vesile olurdu.

Hayırlı akşamlar ola, huzurlu zamanları yaşayasınız. 🙂

günlere dair…

Bloğumu kişisel düşünce”me”lerimi paylaşmak, hayatımda yazıya konu etmekten öte yazmadan edemediğim anları paylaşmak için kurmuştum. Ve aslında bu blog, bir zamanlar -fakat kısa bir dönem- yazı üzerine bana destek verip yazılarıma editörlük yapan, dahası beni doğrultan, izinden gittiğim saygın hocama bir teşekkür vesilesi kılabileceğim yazılara yaptığım yolculukta bir günce niyetiyle kurulmuştu.

Fakat hayatım beni, durgun sahilimden alıp, kendi ahkamıyla ne olduğunu idrak edip yazıya aktaramadığım bir değişimler silsilesi içerisinde  yazıdan maalesef uzaklaştırmıştı. Evet, ben kendim uzak kalmadım. Bilakis yazıya dokunmak ayrıca bir gayret gerektiriyormuş. Onu öğrendim, anladım. Bu da, boş geçirdiğimi sandığım bu zamanın aslında en büyük getirisiydi.

Bu yazımda bazı konulara değineceğim fakat; siyasete bulaşmak, herkesin kendince bir dünya kurup dil kullanarak yorumladığı bu karmaşa dünyasında ahkam kesmek değil niyetim. ve oturduğum yerde bebeğimin masum hareketlerini izlemek dururken hiçte keyfimi bozacak değilim. Ayrıca, dert edinip kendimle  savaşımı bitirip dünyaya hükmetmeye halimde yok. Daha önemli dertlerim var demeliyim belki. Fakat toplumumuzun, her halde verdiği tepkilere bakarak insanın üzerine bazı yorumlar yapmalı, davranış şekilleri üzerinde konuşmalıyız sanırım. Çünkü olaylara mesel olan şey, hangi kesimi resmederse etsin, insanın medenileşmesi yolunda nerede olduğuna dair fikirler verir bize. Ve hep önemli olan aslında insanın nerede durup, ne olabildiğidir hayatta…images

Sözü daha fazla uzatmadan gezi olaylarından sonra ortaya çıkan duruma bakalım. Artık ne olumsuzluk olursa bunu en ala şekilde göze sokup en iyi durumları bile kötünün kötüsü resmetmekten beri durmayan bir grup ortaya çıktı. Bu grup dahası sözde masum itirazlarını sokakta esnafa zarar vererek ortaya koymayı bir ses duyurabilme aracı olarak göremeye başladı. Ya arkadaş bak burada zarar var itle dalaşma çalıyı dolaş diyeceksiniz lakin olmuyor. Evet, konuya itin yaptığı doğru mu penceresinden eğilip bir meşrutiyet arayışına girmeyeceğim. Bahusus yapılan gösterilerin, ortaya çıkan çığlıkların ne kadar ifrazat dolu olduğu ayandır.  Kirli bazı değil bir çok oyun içine gözlerini açıyor her sabah ülkemiz. Artık sadece halini Rabbine arz eden mahzun gönüller korosuna dönüşecek sine-i millet. Nasıl oluyorda kalabalıklar genç ve temiz beyinler ateşin içine korkusuzca itiliyor. Bir yanda her an güzelliği tebliğ eden gönül sesimiz, kire pasa bulaşmadan hayatını devam ettiren güzel oluşumlar… Fakat daha çok tabii olan ve rağbet gören karanlık odalardan haykıran sesler. İnsana ümidi, sabrı ve rızayı talim ettiren o hoş sesin isteklisi nerede? İşte bu tablonun dertlisiyim. ne zaman Hak gelip Batıl zail olur… Yoksa Hakkı savunan da Hak’tan uzak mı düştü?

(devam edeceğiz inşaAllah.)

anne-sevgisişimdi susuyorum çocuğum…

tükendiğimden değil yanlış bilmeyesin..

bekliyorum…

doluyorum bir baraj gölü gibi..

vakti geldiğinde çağlamak için..

sana şırıl şırıl bir masal olup akmak için.

inan kendimi bir an Meryem sayıyorum…rıza için mabedine adanmış bir Meryem…

Meryem kazandı sınavı; ya bizim halimiz nice ola..?

telaşım sensin çocuğum…sende nasıl kazanacağım en güzel rızayı?

umut nasıl bir meyvedir insana ikram edilen…

Cennetten bir meyve…

kalbi inceden sarıp ısıtan…sıkıca sarıp kurtaran; endişeden, telaştan…

ya O'(ks.)na evlat olmasaydık? olamasaydık?

tamam hikayemizi baştan yazacağım çocuğum senin için.

Kabe-i Muazzama karşımda. Avlusundayım Rabbin evinin. Ve dönmekteyim huzur ile..Dilimde dualar,kalbimde gökyüzü gibi bir boşluk. Bilmiyorum o tadın adı neydi? Mekke alabildiğinde sıcak Temmuz ayında.Arada sırtımızı saran rüzgar bile sıcak.Ona doğru koşarken namaz vakitlerinde veya otelin serin klimalı iklimine aceleyle girerken hep aynı hayal. Boşlukta kafamı kurcalayan şeyler var.Af, deyip tövbe etmem için, temizlenip güzel bir niyetle dua etmem için.Ve bir çok kez dilime takılan o dua; -hiç idrakinde olmadan kasıtlı bir iradeyle gündemime almadan- “Ya Rabbi! Bizi takva sahiplerine önder kıl.”

…Umre seyahatimin bir yıl sonrasında  -hayatımda yeri büyük demem eksik olur- hayatımın her anına bir başka tat ve anlam katan ihtisas eğitimim bitince yani, talipler.. evlilik düşüncesi.. ailemin isteği.Lakin bir engel var önümde. Annemin sağlık durumu. O bu haldeyken evliliği düşünemem. Düşünmemeliyim.Kısaca önce annemin karaciğer nakli bir an önce gerçekleşmeli.Ve annemin yirmi yılı geçen zaman içinde çektiği hastalık en azından artık ilerlemeyip, iyiye seyretmeli. Ne yalan söyleyeyim,büyük gerçek; endişeli bir dönem.. Hamd olsun iyi biten ve iyiye yönelen bir sağlık durumundan sonra…

Kader mi demeli; Rabbim’ in o en güzel planına bilmiyorum…Hastahane ve evliliği aynı kapıdan verdi. Ve ameliyat için girdiğim şehre bir kez daha beyaz gelinlikle girdim. Tarih yine yaz aylarını gösteriyor; yirmi beş ağustos.

Gerisi en baştan başka bir hikaye.

Şimdilik bu kadar yeter çocuğum…

O ilk duamın devamı tüm bu yaşadıklarım inanıyorum.

Ve bu suskunluğum geçici.Onu da biliyorum.

üşüdüm mü ne?

Bu resme bakınca dedim ki; üşümek ve üşenmek ne kadar benzer kelimeler…İzmir’de soğuklar yeni başladı ve insan üşüdüğünü hissettikçe sadece ısınmayı düşünüyor. Ve hayatın getirdiklerine karşı o kadar soğuyor ki, içindeki bütün düşünceler,istekler kaybolup sönüp gidiyor. Üşengeç, işlevsiz, isteksiz bir hal alıyor zamanla insan. Önce ısınmalı hem madden hem de kalben.. Yoksa hiç çekilir mi bu hayat bir dost selamı,secde ve aşk olmadıkça..

yeniden merhaba :)

Bahar, esen rüzgar, okunmakta olan öğle ezanı, tuşlara yapışan ve akmayan kelimeler, açlık, doğan bir bebeğin haberi, birbirini kovalayan ay ve güneş, buluşan iki göz, kaynaşan iki hayat, varlığını sökün ettiriyor, eritiyor bedenimi, bu fani hayatı hatırlatıyor. Oysa ben yine aynı inatla uykuma devam etmek istiyorum. Uyuyayım diyorum ey hayat! Beni bulduğun köşemde bırak. Annemin sesini duyuyorum içeride bir yerde; “cık cık cık…kızım Müslümanın boş vakti olur mu? tatili olur mu?”

Hayat bir sarmal bulmaca gibi ağına düşürdüğünü sarhoş ediyor, hallere alışmak neyine? Varlığa, harekete çağırıyor.

Bu ev benimmiş; bu eşyalar, bu çağ, bu zaman… Benim olduğu için ben onlara gönüllü köleymişim. Ev hanımı olmuşum. Eş olmuşum. Hayatı paylaşıyormuşum.

yatak

Onca hikayeden biriyim işte.

Ama değişen öyle çok şey var ki. Güzellik mi dersiniz, kimi zaman Cennetten bir numune mi? Bilmiyorum. ; “Şükreden bir kul olmayayım mı ya Aişe, diyen Peygamberin (sav.) nasıl ümmeti olunur? Sorumluluk nedir ki? Hayatımın bütünü. Tek bildiğim; artık kendime bir başkası sebebiyle daha iyi bakmam ve bütün hallerime sahip çıkmam gerektiği. Bu bedenin,  varlığın bütünüyle emanet olduğunun ve kendime değil aleme; bir zübde-i aleme hizmet için yaratıldığının idrakine varmaktayım.

Yolculuk devam ediyor. Arada bir hayata notlar düşmeye, bloğumda yazmaya ve farkındalığını paylaşmada aynı zamanda devam edeceğim.

Ee, ne diyelim yeniden merhaba!!! 🙂

bir nefeslik…

Sahur vakti, evde Semerkand Radyo klasik olarak açık ve sahur yaptığımız odada,  keyifle dinlemekteyiz. Her reklam arasında olduğu gibi bu reklam arasında da güzel bir ilahi… Sahur bitti aradan bir saat geçti. Bir baktım ilahi dilime takılmış. Paylaşayım. Ne güzel bir iltica aynı zamanda. Radyoda söyleyen gurubun dilinden eklemek isterdim ama kaydı henüz düşmemiştir nete. Hayırla himmetle… 

Şu benim divane gönlüm

Yine hubdan huba düştü…

Mah cemalin şulesinde 

Çalkalanıp göle düştü…

Ah ben nidem şeyhim nidem

Ah ben nidem şeyhim nidem

Yaralıyım kime gidem

Ya halim kime arzedem…