günlere dair-2

sorma-iste-soma-aglatan-klip-6040375_602_bSon günlere dair tefekkür etmeye ve insanımızın duruşunu gözlemlemeye, eleştirmeye devam edeceğimizi söylemiştik.Fakat belki miniğimin doğumunun yaklaşması ve ailemin misafirim olması dolayısıyla geciktirdim. Oturup yazamadığım için olsa gerek bu ay ki Semerkand Aile dergisinde karşıma çıkan bir yazı tam olarak işlemem gereken konulardan biri olduğu kanaatiyle yardımıma hızır gibi yetişti. Soma da Can Sosyal Medyada İnsanlık Kaybı başlığıyla Medya Okumaları bölümünde Gülcan Tezcan kısaca şöyle diyor;

“Cenaze evinde en son yapılacak şey kavga çıkarmak, acıya saygısızlık yapmaktır.Soma’da yaşanan facia sonrası memleket koskoca bir yas evine dönüştü. Ama gelin görün ki sosyal medyada kullanılan dil ve üslup bırakın yaralı gönüllere merhem olmayı, yeni yaralar açacak türden..”

Sadece sosyal medya değil, medyada ki haber dilini eleştiriyor ve gerçek acıların ekranlarda ve gazete sayfaimageslarında en dramatik hikaye veya en etkileyici kare şeklinde değer bulduğunu söylüyor. Artık izlediğimiz okuduğumuz dinlediğimiz her nevinden takip ettiğimiz şekliyle medya toplumun bütünüyle bu acıyı paylaşmak için değil reytingini arttırmak için habercilik yapıyor. Bakın başkaca neler söylüyor Gülcan Hanım;

“Eskiden acıda ve sevinçte bir oluşumuzla övünürdük. Ama artık ortak bir acıda bile buluşamıyoruz. Milletçe aynı acıya gözyaşı dökemiyor, aynı duaya “Amin” diyemiyoruz.”

Bu da son zamanlarda toplumca yaşadığımızın dramın asıl yüzü olsa gerek. Aslında yazının başlığı herşeyi özetliyor. Fakat yazının her satırı konuyu resmeden güzel bir özet olmuş.

Vesselam.

Yazının tamamını dergiden okuyabilirsiniz. Eğer derginiz yoksa aktif olduğu anda buraya linkinide ekleyeceğim, inşaAllah oradan okuyabilirsiniz.

geçen vakitler içinde bir vakit.

kerzeNe zaman oldu yazamadığım…?

Peki sebep neydi?

Günlük telaşeler mi yoksa mutluluk mu?

İnsan mutluyken yazamaz diye yazmıştı bir hocam ya da buna benzer bir şey.. Hakikaten öyle oluyor; derd edinemediğini dile, kaleme oradan satıra dökemiyor insan.. Acısız bir miktar eksik oluyor. Okumuş muydum, dinlemiş miydim çıkartamadım şimdi ama bir söz vardı; insanın mutsuzluğunun tek sebebi Cenneti dünyada yaşama isteğidir. Oysa Dünya Cennet değil; Cennet’i kazanma yeridir.

İlk okuyunca “hadi ya!” diyor insan… Ondan boşa üzülüp ağlıyor göründüğümüz.. Ondan olsa gerek bir hüzün mısrası dolanmadan dile vuslat olmaz.. Ondandır gülüşmelerimizin nedensiz kesilmesi yahut süreksizliği; mutluluk dediğimiz şeyin…

Bu ay Semerkand Dergisinde, büyüklerden birinin sözünü okumuştum. “… Vakit; insanın içinde bulunduğu haldir.”

Bu da cevap olsun, şikayet ettiğimiz tüm vakitlerin ve vakitsizliğimizin üzerine…İbnu’l vakt olmak için giyindiğimiz sufi elbiseye uygun yaşama duasıyla.

Fuzuli’den…

(2005’te defterime alıntıladığım bir gazel… Fuzuli’den… ben çok sevdiğim için buraya da ekliyorum.)

images (6)

Hasılum yah ser-i kuyunda beladan gayrı

Garazum yoh reh-i aşkunda fenadan gayrı

(Evinin yanında beladan başka kazancım yoktur

Senin aşkının yolunda ölmekten başka da bir arzum yoktur.)

Ney-i bezmi gamem ey mah ne bulsan yele ver

Oda yanmış cismimde hevadan gayrı

(Gam meclisinin neyiyim.

Ey ay yüzlü, ateşe yanmış kuru vücudumda havadan (aşktan) başka ne bulursan yele ver; alsın götürsün)

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

Ne açar kimse kapum, bad-ı sabadan gayrı

(Ne bana gönül ateşinden başka yanan vardır,

Ne de sabah rüzgarından başka kapımı açan bulunur.)

Bozma ey mevc gözüm yaşı hebadan ki bu seyl

Koymadı hiç imaret bu binadan gayrı

(Ey dalga, gözyaşımın kabarcıklarını bozma,

Zira bu sel bu binadan başka sağlam bir şey bırakmadı.)

BİR RİSALE Kİ…

kerze

İlahi her ne kadar emanete emin değilsem de emaneti verdiğin zaman böyle olduğumu biliyordun!

Sahip olduklarını sanırlar, perde açılsa da görseler.

Yakini doğru tut dili ise suskun. Ne burada kaybolursun ne de orada unutulursun.

Asıl gönlünün visalidir, gerisi su ve çamur zahmetidir.

Arayan söylenir, bulan sessiz.

Dünyayı yaratılmışlara 

dağıtda diri ol,kimsenin yüreğini incitme kul ol.

Dost kapıdan çıkarılsa da gönülden çıkarılamaz…

Ey geç öfkelenip tez barışan, nihayet beni ümitsizlik içinde bırakmadın.

İlahi! gönüllerimize kendi muhabbet tohumundan başka bir şey ekme. ten ve canlarımıza lutuf ve merhametinden gayrısını nakşetme, tarlalarımıza rahmet yağmurlarından gayrısını yağdırma!

 

(Dil ü cân – Abdullah Ensari ks./ Semerkand yay.)

Devamı gelecek inşaallah.

en çok unuttuğum…

Bu zamanlar da en çok unuttuğumuz şey; dava adamı olmak.

en çok sahiplendiğimiz ya da bizi sahiplenen şey ise; anı yaşamak adına sadece zaman doldurucu -daha iyisi vakit öldürücü- anlık zevkler ve göz doldurucu eylemler.

artık insanlara hizmet adına götürdüğümüz çok şeyi reklam’a çevirme, içeriğini boş verme gibi bir hastalığın pençesindeyiz. dünya bir oyun ve eğlence ise biz de kendi oyunumuz içinde büyük işler yaptığımızı söylüyoruz.

tam da bu düşüncelerle eskidiğim zamanlar da karşıma çıkan Sezai Karakoç’un şu satırları beni silkti kendime getirdi;

“kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum. bir diriliş cephesi bulunduğuna ve kendimin de o cephede bir savaş adamı olduğuma, olmam gerektiğine inanıyorum.”

Dava ise devamlılık istiyor. sadakat istiyor;

“Yaşamayı ve ölmeyi, mekana ilişmeyi, zamana girmeyi, daha doğrusu zaman ve mekanla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim. Aşktır o benim için.

Yoldur.

Anlamdır.

Sestir.

Ülküdür.

Varoluştur…

Yüreğimi ancak o çarptırır.”

unuttuğumuz pek çok şey üzerine nasıl hatırlayacağız ve kıymetini bileceğiz ey büyük davamız..

Ahde vefamızı ne zaman hayatımızın her anına ve her alanına yayacağız.

“eyvah! Sakarya’m sana mı düştü bu yük?

Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük…”

senin adın: merhamet.

Visal

Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş.
..Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve sekil, ötelerden haberci;
Hayat mi bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sukut, duyulmazın sesi mi?
Rabcim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icada eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ata$, sana yakınlık ateş$!
Azap var mi alemde fikir çilesine eş?
Yasamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen oluyor, bense olumu yasıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!
O visal, can sendeyken canini etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yar elveda!

Necip Fazıl Kısakürek

Ali Ulvi Kurucu – HATIRALAR

Bilmiyorum kaç kişi okumuştur -bilhassa bütün ümmet gençliğinin okuması gereken- bu kitabı. Ama uzun süredir okumayı düşünen biri olarak ben ancak elime alabildim. ve okudukça her sayfadan bir şeyler not etmek isteyerek ama beceremeyerek okuyorum. biraz yavaş sindire – dindire gitsem de.. Şiddetle kuvvetle ve her türlü takyidle, okuyun okuyun okuyun, diyorum.

” dedemin bu korkusuzluğu, onun tam bir hür insan oluşundan ileri geliyordu. Şöyle diyordu; Bu dünya da hür kimdir? Allah’a kul olan! oğlum Allah’a kul olan, nefsin esaretinden, kulların esaretinden kurtulur. Allah’tan gayrı her şey masivadır. Masiva fanidir. Fani olandan korkmak; şirktir, şirkin büyüğüdür. Yalnız Allah’tan korkacaksın.”          (sf.149)

bunları okuduktan sonra Babam (ks.)nun bir sözü aklıma geldi..

“illa korkacaksanız Allah’tan korkun.”

öyle basit ki her şey korkusuz “don kişot” değiliz, hiç bir zaman. Çocukken karanlıktan korkardık; şimdi adını koyamadığımız onca şeyden korktuğumuzu bilmeden korkuyoruz. Sanırım ikinci çocukluğumuzda ise en çok yalnızlıktan korkacağız. Dedem hep öyle der; kızım bu dünyada en çok korktuğum şey yalnızlık…

VESSELAM..